bu hayatta insanın anlamak ve anlaşılmak gibi iki ana gayesi var sanırım, ötesi yok gibi geliyor bana.
anlamaya ihtiyaç duyarız, çünkü idrak edebildiğimiz kapasitede hayatta kalırız, yemek buluruz, barınak yaparız. en temel niteliğimizdir anlamak. anlama kapasitemizin üstünlüğü bizi diğer hayvanlardan ayırır.
peki ya anlaşılmak? tümüyle kısır döngüye girip kendini eriten bir kavram bu. anlaşılmaya önce kendimizden başlarız, ne istiyorum, neyi istemiyorum? başkaları tarafından anlaşıldığımız sürece benliğimiz hem tamamlanır, hem yok olur. çünkü ne kendimiz ne de başkası tarafından asla tam olarak anlaşılmayız. anlaşıldığımız an döngü kendi kuyruğunu kıstırır, sistem kendini kapatır, tanımlandığımız an yarım kalırız. belki de bu yüzden anlaşılmamak, anlaşılmaktan çok daha güçlüdür. insanın içini gezen belirsizliktir çoğu zaman itici güç. anlaşılmanın huzuru ve anlaşılmamanın tekinsizliğini bir arada arzu etmek insanın en doğal dürtüsüdür çünkü kendi kendini besleyen tüm bu durumlar bizi yolda tutar. yolda olmak isteriz, kim vardır ki sonuna ulaşan? cennet mesela, cenneti gerçekten arzulayan kaç kişi vardır? kim gerçekten akan sular eşliğinde huriler nuriler içinde üzüm bağlarından üzüm yiyerek sonsuzu sürdürmek istiyor? cennet bir sonsuz bir sondur, kim onu istiyor?
kümülatifin yırtıcılığı lineerin tüm iddiasını; anlaşılmamanın hırsı, anlaşılmanın iğneleyici konforunu paramparça ediyor. açıkçası artık garip bir şekilde, anlaşılmadıkça rahata eriyorum. kimsenin pandoranın kutusundakileri karıstırmayacagını bilmenin lüksü, cennetin mutlak ve birlikte mutluluk iddiasından daha rahatlatıcı geliyor.